İş Bulma 

http://www.sbs.com.au/yourlanguage/turkish/tr/article/2017/10/18/settlement-guide-how-get-yourself-job-interview-australia?language=tr

Reklamlar

Selamlaşma

Uyum sağlamanın birincil şartı karşılaştırmayı kafada bırakmak. Ben de uzun zamandır hangi toplumda nasıl davranılıyordu düşünmek yerine dikkatimi şu anda içinde yaşadığım toplumu anlamaya ve gözlemlemeye vermiştim. Şimdi uzun aradan sonra iki topluma karşı (Türk ve Avustralya) tarafsız bakışımı paylaşmak isterim.

Burada sokakta çocuklarla selamlaşıyorlar. Bunu İstanbul sokaklarından çok nadir görürsünüz. Selamlaşma yetişkinler arasında yaşanılan bir alışveriş gibidir. Burada ise yetişkinle söze başlamadan önce çocukla sohbet başlıyor.

Türkiye’de hatırlıyorum kadınlar kadınlarla, erkekler erkeklerle oturur, haremlik selamlık gibi. Türk toplumunda kadınla erkeğin birbirini dışlaması doğal karşılanır. Bunu gittiğim misafir evlerinde de gözlemliyorum. Kocalar ayrı, kadınlar ayrı gruplaşıyor hemen.

Diğer dikkatimi çeken konu ise herkesin müslüman olduğu varsayımı. Burada herkesi kendi dininden zannetme ve ona uygun davranma beklentisi yok. Yani din insan iletişimin ortasına yer almıyor. Yolda, Selamünaleyküm, diye sadece yanındaki babanı, kocanı selamlayan ve kadına, çocuğa ikincil önemli varlıklar gibi yaklaşan, tokalaşmayan adamlar yok.

Selamlaşan sadece selamlaşıyor. Karşı tarafa dini veya cinsiyetle ilgili bir mesaj göndermiyor.

Geçen gün ben de sahilde etrafta koşanların arasında yürüyüşümü yapıyor ve kafamda bir sorunu halletmeye çalışıyordum. Karşıdan da bana doğru koşan bir adamı hayal meyal gördüm ama düşüncelerime o kadar dalmışım ki sanırım ona bakmadan yüzümü çevirdim. O da durup, ”Bugün güzel bir gün, gülümse, değmez!” dedi. Anında hem düşüncelerim dağıldı hem de yüzüme bulaşıcı bir gülümseme hali geldi.

Aslına kafamı taktığım insanlara verdiğim enerjinin birazını da böyle etrafımda gördüğüm uygar insanları farketmeye versem daha iyi olmaz mı?

Türkiye’den buraya gelenlerin ilk fark ettikleri şey, burada hekes birbirine saygılı oluşu. Nasıl bir ortamdan gelindiğini siz hayal edin. Hakkımız olan saygıyı yıllarca görmeyişimizin bilmediğimiz bir sokakta içimize bir ukte gibi oturuşunun ağırlığı bu aynı zamanda. Böylece yeni gelenlerin kendi içlerinde de değişim başlıyor (diye umuyorum) Yani saygı alınca onu hatırlamak. Ve geri vermek. Bunu insanların biribirinin farkına varamadığı ve sağlıklı iletişim ortamının olmadığı bir toplumdan gelen birey olarak değiştirmek büyük çaba istiyor.

Yani sokakta gördüğü birine, ”Merhaba”, ”Nasılsınız”, ”Günaydın”, ”İyi Akşamlar” demek.  Beklentisiz ve mesajsız.

”Benden bir şey mi istiyor?” diye bir düşünce aklına gelmeden bunu karşıdan almak ve iade etmek. Basit ama bir o kadar da zor, Türkiye’den gelen için.

Birlikte dışarı çıktığım hiçbir Türk expat’ın (bunun alınan eğitim seviyesinden bağımsız kültürel kodla ilintili olduğunu vurgulamak için expat yazdım) bunu yaptığını görmedim henüz. Yani etrafındaki tanımadık insanları etnik kökeni ne olursa olsun farkettiğini ve selam verdiğini.

 

 

 

 

 

 

Avustralya Milli Karate Takımında Türk Çocuk

“10 yaşındaki Kayhan Bahtiyar Avustralya Karate Milli Takımı elemelerinde altın madalya kazandı. Önümüzdeki yıl turnuvalarda Avustralya’yı temsil edecek olan Kayhan’ın babası ve aynı zamanda  antrenörlerinden biri olan Doğan Bahtiyar ile yaptığımız söyleşi.”

http://www.sbs.com.au/yourlanguage/turkish/tr/content/kayhan-bahtiyar-national-karate-team?language=tr

Irkçılık Bilinçlendirme Köşesi

Okulda sosyal konularla ilgili bilinçlendirme köşeleri oluyor. Irkçılık ile ilgili köşeyi beşinci sınıflar hazırlamış. İkinci sınıfa giden oğlumla birlikte gezdik, öğrencilere sorular sorduk. Konuya çok iyi hazırlanmışlardı.  Tüm dünyayı ilgilendiren bu konuları, oğlumla onun seviyesinden karşılıklı oturup konuşabilmek, hislerine, geniş perspektifine tanık olabilmek bana çok büyük mutluluk veriyor. Bazen okul çıkışı deniz kenarında bir kafeye gidiyoruz, muffin ve kakao eşliğinde güzel sohbetler yapıyoruz. Sonra yürüyoruz, o konuşuyor, ben dinliyorum. Sadece bana fikrimi sorarsa karışıyorum. Güveniyorum. Sorgulamasına alan bırakıyorum. Burada hem okullardaki öğretmenlerden, hem öğrencilerden hem de kendi araştırmalarımdan çok şey öğrendim.

Bu köşeyi hazırlayan çocukla da ilginç sohbetimiz oldu. 1900’lerin başındaki Avustralya’nın White Policy, yani ”sadece beyaz Avustralyalılar girebilir” politikasından da haberdardı. Bunun yerinde bir uygulama olup olmadığını sorduğumda, “Bence saçmalık böyle şeyler” diye cevap verdi 🙂 “Nedir sence ırkçılık?” dedim, tavana bakarak,  “Renk ve şekil olarak farklı insanlara üstünlük kurmak,” dedi, hayali bir sözlükten okur gibi. Fark ve Üstünlük, bu iki sözcük benimle kaldı.

Bir zamanlar Phrenology diye bir bilim dalı vardı. Kafatasçılık yani. İngilizler 18. yy’da diğer ülkelere gidip, oralarda yerlilerle karşı karşıya gelince, kafataslarını ve beyinlerinin büyüklüğünü ölçmeye başladılar. Şimdi mezuraları bıraktılar, bu bilim de geçersizleşti ancak insan, maymundan ne kadar farklı görünümdeyse gelişmiş ve üstün sayıldı. Bu şekle uymayan dünyanın farklı köşelerinde huzurla yaşayan yerli insanlar türlü zulümler gördü. Irkçılığın bilimselleştirilmesi böyle başlamış, bilim, ırkçılığı meşrulaştırmak için araç haline getirilmiştir. Üstün olma arzusu 17yy’dan aydınlanma düşünürlerinden itibaren günümüze süregelen bir durum. Ve sadece insan görünüşü ve rengiyle yani evrimle sınırlı değil, dilde, arkeolojide, toplum bilimlerinde, her alanda karşımıza çıkıyor.

Buraya geldiğimizden beri kimse bizi etiketlemek amaçlı, kötü niyetle nereden geliyorsunuz diye sormadı. Hikayemizi dinlemek isteyenler, neden geldiğimizi merak edenler oldu. Bir de evde hangi dili konuştuğumuzu.

Irkçılığı İngiltere’de, Almanya’da yapılan ve Türkiye’de yapan tarafta yaşayarak çok yoğun hissetmiştim, burada o kadar bir yansımasını görmedim.  Ancak var, en azından konuşulabiliyor. Kimse inkar etmiyor.

Avustralyalılar ilk başta mesafeliler ancak sonradan aralarına kabul ediyorlar. Burada Avustralya vatandaşı olmuş İngiliz kökenli ve altmış beş yaş üstü bazı kişilerde hala ırkçı, post koloni zihniyeti kaldığını, biraz konuşunca içindeki öfkeyi ve kendi üstünlüğünü dile getirme ihtiyacını, hepsini yakacaksın, keseceksin tarzı söylemlerini gözlemledim. Ama bunu aynı etnik geçmişe sahip herkese genelleyemeyiz. Zaten bu kişilerin hayatına biraz yaklaşınca çözülememiş kişisel acıların gölgesiyle dolaştıklarını farkediyorsunuz.

Eşitlik duygusu da üstünlük gibi bize hem ailede hem toplumda veriliyor. Tüm insanlar eşit mi değil mi? Aile içinde tüm fertler eşit mi? Bırakalım toplumları bir kenara, kimi ailede çocuğunu, eşini hesaba alma, adam/kadın yerine koyma alışkanlığı yok (Hatta farkındalık önce dilde gelsin. Ne demek gerçekten “adam yerine koymak?’ “Amerika’da doktorasını bitiren kadın, bilimadamı oldu?!”, ”Kadın yazar?”).

Bu benzer geçmişe sahip iki denk arkadaş arasında da tartışılabilir bir konu. Üstünlük kurma bağlamında ele alırsak, günlük yaşantımda kişisel farklılara rağmen bir arada var olamayan ve ötekileştirme yapan eğitim seviyesi yükseköğrenim düzeyinde olan insanlarla, ırkçılık yapan grupların, toplumların zihniyeti arasında bir fark göremediğim zamanlar oluyor. Bazen kendimde farkında olmadığım bir yönümü yakalarsam, değiştirmeye çalışıyorum. Bu sanırım yaşam karşısında duruşla alakalı bir olgu.

Değişimlerin topluma tepeden indirilerek değil, tek tek bireyden başlayarak gerçekleştirilebilir olduğuna ve bu farkındalığın küçük yaşlarda verilip, sorgulanması gerektiğine güzel bir örnek gördüm bugün okulda.

Bence bu açık yaklaşım, gerçeği olduğu gibi gören ile gerçeği görmek istediği gibi yorumlayarak görenlerin arasındaki farkı ortaya çıkartıyor.

Irkçı mısın? Belki de öylesin.  http://alltogethernow.org.au